“YA BİTECEK, YA BİTECEK”
“YA BİTECEK, YA BİTECEK”
Kürt sorunu konusundaki açılım tartışılmaya devam ediliyor. Yıllardır çözülemeyen (çözülmeyen) sorunun çözümü konusunda hükümetin adım atma iradesi ile çok önemli gelişmeler yaşandı. Başbakan’ın 2005 yılında insan haklarına duyarlı aydınlar ile yaptığı toplantıdan sonra Kürt sorununun çözümü konusunda yaktığı yeşil ışık kısa sürede ferini kaybetmişti. Başbakan bu hayati sorunun çözümünü rafa kaldırmış görüntüsü veriyor ve sorunu güvenlik odaklı bir çözüme devrediyordu. Sorunun çözümünün niye ihmal edildiğine dair baskılara prim vermiyordu. Ancak ne olduysa oldu, düğmeye basıldı ve Kürt sorununun çözümü konusunda önemli adımlar atılmaya başlandı. Şimdilerde 2005’te ertelenen bu sorunun çözümü konusunda atılabilecek adımların niye ertelendiğine dair sis perdesi sanki biraz aralanıyor. Ergenekon çetesinin yıllardır gözünü kan bürümüş hırsı karşısında önemli belirsizliklerin yaşandığı bir Ülke olduğumuz ortaya çıkıyor. Son yıllarda bilhassa Taraf gazetesi aracılığı ile ortaya çıkan cunta planlarının gözü dönmüşlüğü insana hükümetin bu yapılanmayı sezdiği ve bilerek Kürt sorunu konusundaki çözüm adımlarını ertelediğini düşündürtüyor. Hakikaten geriye dönüp batığımızda Mersin’deki bayrak provokasyonu gibi olayların tezgahlanması ile nasıl da farklı birçok STK ve partinin bir araya geldiğini hatırlıyoruz. Ama bu önemli birliktelik maalesef çözümsüzlüğü kuvvetlendirme yönündeki bir tezgahın mahsuluymüş. Ergenekon çetesinin provokasyonuymuş. Bunu sonradan katılımcılar da anladı ama çok geçti. Çözülebilecek bir sorunun çözülmemesi için derin güçler tarafından tezgahlanan provokasyonların figüranları olmuşlardı. Derin sorunlara derin siyasi tahliller yapamazsanız işte sonuç böyle olur. En büyük düşmanınızın koluna girip kuyunuzu kendi ellerinizle kazarsınız da farkında olmazsınız. Anlaşılan şu sıralar Ergenekon çetesinin Kürt sorununun çözümü konusunda atılacak adımları provoke etme ihtimalinin en zayıf olduğu bir an. Hükümet bu çok hassas ve çözülmesi gereken yaraya neşter vurma iradesi gösterdi. Bu cesaretin sağlam bir zeminde olunduğu hissi sonrası gelişmiş olması yüksektir.
Geçmişe dönüyoruz ve sorunun çözümü konusunda neler yapıldığına dair zihnimizi yokluyoruz. Zamanın başbakanı Çiller “ya bitecek, ya bitecek” diyordu, dağ taş bombalanıyor Türkiye’nin bütçesini sarsan trilyonlar dökülüyor ama hiç bir şey bitmiyordu. Asker cenazeleri geliyor, Türkiye ayağa kalkıyor. Anaların tümü ağlıyordu. Ama T.C.’nin anayasal korumaya aldığı etnik ayrımcı zihniyeti değişmiyor ve hiçbir şey bitmiyordu. “Hepimiz Türk’tük ve varsa bir sorun bunu asker hallederdi. Anayasamız masumdu. Onda hata olur muydu hiç” 40 bin kişi ölüyor ülke iç savaşın eşiğine geliyor. Ama her cenaze sonrası memleketin gariban ciğeri yanan gözü yaşlı analarına sivil ve askeri bürokrasi yetkilileri “kanı yerde kalmayacak, öcünü alacağız” demekten başka bir şey yapmıyorlardı. Ama biri bile “bu sorun devletin uygulamalarından ortaya çıktı. Etnik ayrımcılığı anayasal ilke edinen uygulamalar yüzünden oldu, buna insani bir çözüm bulunmadığı için de sorun kangren halini aldı, etnik ayrımcılığı ortadan kaldırarak çözmeye çalışalım” demedi. Hiçbiri bu yaklaşımı benimsemedi. Sanki yüzyıllarca beraber yaşamamışız sanki bu sorun çözümü mümkün olabilecek bir sorun değil.
Sorunun çözümü konusunda çok geç kalınsa da nihayet adım atıldı. Ama bu da sağ ve sol milliyetçi muhalefet duvarına çarptı. Sanki ülkede çözülecek bir sorun yokmuş ortalık güllük gülistanlıkmış gibi muhalefet bu yaralı konuda sert muhalefete başladı. Her türlü argüman kullanıldı. Kimi “biz de dağa çıkarız” dedi kimi “ülkeyi bölecekler, parçalatacaklar” dedi. Ama hiçbir muhalif ses “Dersimde de anaları ağlattık şimdi de ağlatırız” söylemi kadar sorunun çözümüne yönelik muhalefetin içyüzünü ortaya koymadı. 1938 yılında yaklaşık 80.000 Alevi Kürdü en alçakça metodlarla ezen Dersim katliamı bir anda tüm ülkenin en önemli gündem maddesi oldu. 1938’de Dersim’de ne olmuştu? En zalimane metodlarla silahsız kadın ve çocuklar bile katledilmiş, kelimenin tek anlamı ile bir katliam, resmi bir şekilde yapılmıştı.
Kürt sorununun çözümü konusunda samimi adımlar atılırsa kimilerinin doğa kanunları kimilerinin de Allah’ın belirlediği şaşmaz tabiat kanunu dediği gerçekler ortaya çıkmaya başlar. Bazı siyasiler yıllarca oy deposu olarak gördükleri kesime yönelik katliamı örnek, güzel bir hadise olarak gösterebilirler. Yıllarca CHP’ye oy veren Aleviler kendilerine yönelik katliamı sorunların çözümü konusunda örnek hadise olarak gösteren CHP karşısında dona kalabiliyorlar. Bu öyle bir sünnetullah ki yıllarca Dersim katliamı karşısında duyarsız kalan, görmezden, duymazdan gelen klasik sağ muhafazakar çevreler şimdi bu katliamın derin tarihi izlerini araştırıyor ve vicdanlarının sesini dinliyorlar. Kürt sorununun çözümü konusunda atılan adım öyle bir turnusol kağıdı işlevi görüyor ki Sünni sağcılar Alevilerin uğradığı zulme kulak kesiliyor. Devlet partisi CHP ise sorunun çözümsüzlüğünü isterken baklayı ağzından kaçırıyor, takke düşüyor kel görünüyor.
Sadece bunlar bile adalet, hak ve insan hakları yönünde adım atılmasının ne kadar gerekli olduğunu bizlere gösteriyor. Büyük acıların yaşanmasına neden olmuş 40.000 kişinin öldüğü akıl ve mantığın rafa kaldırılıp duyguların hakim olduğu bir konuda çözüme soyunmanın zorluğu ortadadır. Ama maskelerin düşmesine yol açması açısından öneminin büyüklüğü ortadadır. Kısa vadede bu yaralı konuyu çözmeye baş koymuş bir parti çok oy kaybedebilir ama eğer çözüm bulursa uzun vadede asıl kazanacak olan o dur.
Kürt sorunu “ya bitecek ya bitecek” ama inkar ve imha ile değil. En tabii haklara saygı sevgi ve kardeşlik ile. Bu sorun her türlü güçlüğe rağmen çözüme kavuşturularak bitecek. Son gelişmeler bu konudaki umudumuzu arttırıyor.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı BağlantıKat kat zulüm bitti; Katsayı kaldırıldı
YÖK zalim katsayı uygulamasını kaldırdı. Apaçık bir eşitsizlik olan bu uygulama ile 10 yıldır yüzbinlerce meslek liseli öğrencisine devlet kendi eli ile adaletsizlik ediyor, zulmediyordu.
2004 yılında hükümetin katsayı uygulamasının kaldırılması ile ilgili yasa teklifi yasalaşmış ancak cumhurbaşkanları arasında veto rekortmeni olan Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edilmişti. Sezer adaletsizlikleri korumak için en tepedeki isim olarak yılmaz bir mücadele vermişti(.).Cumhurun başı olamayacak bir şekilde halka ve sorunlara at gözlüğü ile bakan Sezer marifetiyle yüzbinlerce öğrenciye uygulanan bu haksızlık devam ettirilmişti.
YÖK’ün aldığı bu karara at gözlüğü ile bakmayı tercih edebilecekler maalesef halen var. Apaçık bir adaletsizlik içeren bu karara güya hak örgütü olan Eğitim -sen’in de aralarında bulunduğu kesimler tepki gösteriyor. Eğitimcilerin ve eğitimdeki haksızlıklara karşı kurulmuş olan bir eğitim sendikası kararı eleştiriyor.Yıllarca öğrenci yetiştiren ve adaletli olduğunu iddia eden bir kısım prof. larımız da karara karşı çıkıyor.
Karara karşı olan tepkilere bir bakalım. “Karşı oy kullanan YÖK üyesi Prof. Dr. Fikret Şenses, yeni sistemin iktidar partisinin amaçlarıyla YÖK’ün amaçları arasındaki örtüşme derecesini açıkça ortaya koyduğunu ve toplumun duyarlılıklarının gözardı edildiğini belirtti. Eski YÖK üyesi Prof. Dr. İsa Eşme, NTV’ye düzenlemenin imam hatipler için yapıldığını vurgularken, “Yarar sağlamayacağı fikrindeyim. En büyük zararın eğitim birliği bakımından olacağı inancını taşıyorum” dedi. Eğitim-Sen Genel Başkanı Zübeyde Kılıç ise kararı, “YÖK AKP’nin oyuncağı oldu”diye değerlendirdi.” (http://www.milliyet.com.tr/Egitim/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetay&ArticleID=1120249&Date=22.07.2009&Kategori=egitimoss&b=Katsayi%20uygulamasi%20kaldirildi)
Bu karşı çıkışın gerçek nedenini anlamak için karşı oy kullanan YÖK üyesi Prof. Dr. Fikret Şenses’in ifadelerini biraz daha ayrıntılı okuyoruz. "Bu karar alınırken farklı katsayı uygulamasının gerekçelerinin gündeme getirilmediğini" ifade eden Şenses, "meslek yüksekokulları dahil olmak üzere mesleki eğitimin çekiciliğinin artırılması ve imam hatip liselerinin toplumun ihtiyaçlarının çok üstünde mezun verdikleri hususlarının yanında toplumun önemli bir kesiminin bu konudaki duyarlılıklarının göz ardı edildiğini" savundu.
(http://www.cnnturk.com/2009/turkiye/07/21/yok.katsayi.uygulamasini.kaldirdi/535667.0/index.html)
Toplumun önemli bir kesiminin bu konuda yüksek duyarlılık sahibi olduğunu belirtiyor prof’umuz. Sanki bir bilim adamı değil bir siyasi partinin temsilcisi duruyor karşımızda. Toplumun önemli bir bölümünün bu zalim katsayı uygulamasına karşı olduğu yıllardır yapılan anketlerle ortadadır. Kaldıki apaçık haksızlık olan bir husus için sayısal çoğunluk değil hukuken doğru olup olmadığına bakılır. Bir cinayet işlensin ve toplumun çoğunluğu istemiyor diye cinayet cezasız kalsın, bu olacak şey midir? Ama sayın prof’umuzun derdi bu değildir. O toplumun önemli bir kesimi derken erki elinde bulunduran elit azınlığın isteklerini gündeme getirmek istiyor. Açıkça söylemekten çekinse bile onun vurgulamak istediği elit azınlığın isteğinin tersyüz edilemeyeceğidir. Türkiye yıllardır bu zihniyetten çok çekti. Muhalif gördüğü kesimlere karşı yapılan adaletsizliği mübah görme hastalığı maalesef en çok gücü elinde bulunduran elitlerimizde oldu. Farklı kesimler de birbirlerine haksızlık yapmadı demiyorum. Maalesef bu da oldu. Haksızlığa en çok uğrayanlar devletin bir başka muhalife yaptığını da hoş görebildiler. Bir eğitim sendikası düşünün eğitimdeki zalimliğin kaldırılmasına sırf siyasi gerekçelerle karşı çıkıyor. Bu da elitlerimizin hastalığının bir benzeridir. Güç elinize geçtiği veya işinize geldiği için zulme rıza gösterirseniz tabiatın kanunları şeklinde somut olarak gördüğümüz sünnetullah tekrar kendini gösterir ve zalimlik yapanlar ortaya çıkar. Aslında olması gereken katsayı uygulamasından mağdur olanların da Eğitim-sen’li zulüm gördüğü zaman hiç bir gerekçe düşünmeden buna karşı çıkmasıdır.
Artık katsayı uygulaması kaldırılmışsa ikinci bir ayıp daha düzeltilmeli ve eğitimde istihdamda uygulanan başörtüsü yasağı kaldırılmalıdır.Yıllardır bu konuda mücadele verenler gün gelecek başörtüsü yasağı zulmünün de biteceği günlerin geleceğini bilmektedir.Ama bu artık geciktirilmemeli ve bir an önce başörtüsü alanında da yasalarda olmayan ve zorbalıkla dayatılan yasak kaldırılmalıdır. Katsayı’nın kaldırılması ile meslek liseli öğrenciler bir başkasına haksızlık yapmış olmayacağı gibi başörtüsü yasağının kaldırılması ilede kimse bir diğerine başını örtme yönünde bir diğerine baskı yapmış olmayacaktır.Zalimliklerin ortadan kalkması ile rahatlamış ve inanç özgürlüğünün özgür bir şekilde yaşanacağı bir toplum oluşacaktır.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı BağlantıBelge “kağıt parçası” ise Askeri yargı kararları ned
| Belge “kağıt parçası” ise Askeri yargı kararları nedir? | |
| Genelkurmay başkanı beklenen konuşmasını yaptı. Ama bu konuşma aydınlatmadan ziyade çelişki ve çelişki ile doludur.Belge konusundaki sümenaltı etme çalışmaları artık ayan beyan ortaya çıkmışken Başbuğ genelkurmay’ın sivil unsurlar tarafından eleştirilmesine çok bozulduğunu beyan ediyor. Oysaki demokratik toplumlarda askeriyede dahil olmak üzere her kurumun hesap verebilir olması gerektiğini unutuyor. Babuğ “TSK’nın üzerinden elinizi çekin” diyor. Oysa TSK üzerinde toplumun her kesiminin eli olması gerekir. Halktan azade bir kurum olamaz. Elinde silah bulunduranlarda dahil her kurum yaptığı hukuksuzluk için hesap vermek zorundadır. Keyfi gerekçelerle personelini YAŞ kararları ile kapı önüne koyan ve denetlenemeyen bir kurum başka nerede var.Toplumunun bir kesimi olan başörtülülerle herhangi bir toplantıda, konser salonunda beraber görünmemeye özen gösteren, başörtülü kız öğrenciye ödül bile vermeyi reddeden bir kurum var karşımızda. Başörtülü asker analarını yemin törenlerinde tel örgüler arkasına atan bir kurum var karşımızda. Dağbaşında bir gazeteciye sırf beğenmediği bir haber ajansı mensubu olduğu için akılalmaz bir muamele yaparak tipi altında bırakarak helikoptere binmesine izin vermeyen bir anlayış var maalesef. İlker Başbuğ Türkiye’deki askeri yargı çift başlılığını gözlerden kaçırabilmek için her türlü yolu denedi. Başka ülkelerde askeri Yargıtay olmadığı bilgisi herhalde kendisinde vardı. Ancak bir siyasetçi üslubu ile çift başlılığının meşruiyetini savunmay tercih etti. En önemlisi de “kağıt parçası” dediği ve fakat tam olarak sahteliğini ispatlayamadığı belge için çelişkili ifadeler kullandı. “Başka bilgi emare çıkarsa tekrar askeri yargı inceleme yapar” dediği belge için sivil yargının önüne gittiğinde artık sahte olup olmadığı araştırması yapılmaması gerektiğini söyledi.Yani Başbuğ net açıklama yapamadığı bir belgenin sivil yargı önünde doğruluğunun araştırılmaması gerektiğini söylüyor. “Artık bunu sahtekarlık ile düzenleyenler araştırılsın” diyor. Sivil yargının bu isteğe başka emriniz var mı diye cevap vermesi gerekiyor(!). Davanın nasıl sürdürülmesi gerektiğini sivil savcı ve hakimler Başbuğ’dan sormalılar(!).Askeri bir yetkilinin sivil mahkemeye “artık şöyle hareket edeceksin” demesi başka hangi ülkede görülmüştür?. “Askeri savcıyı tanımam” bile diyen Başbuğ sivil savcılara yol gösteriyor. Sivil savcılara böyle hitap edebilenin askeri savcılara emir vermediğini nereden bileceğiz?. Başbuğ Fikret Bila’nın bile tatmin olmadığı belli olan bir tonda sorduğu albay Dursun Çiçek’in 20 imza örneğinden sonra imzasını niye değiştirdiği ve bunun araştırılıp araştırılmadığı sorusuna geçiştirmeli cevap vermeyi tercih etti.Yok imza ıslak değilmiş fotokopi ile hareket edilemezmiş gibi tatmin edici olmayan açıklamalar yaptı. Savcının argümanını kullanan bir Genelkurmay başkanı var karşımızda. Sahtecilik yapmayı tercih ederek imzasını değiştiren bir albay, tatminkar olmayan bir sahte kararı ve onu savunmaya çalışan bir Genelkurmay başkanı var. Tüm kuvvet komutanlarını ve kurmaylarını arkasına almış ve fakat milletin vicdanını arkasına alamamış bir komutan var karşımızda. Çok ciddi bir belge iddiasını çürük delillerle savunmaya çalışan ve bunu çok bilmiş bir eda ile yapan ve diğerlerini, ötekilerini cahillikle, maksatlı olmakla suçlayan bir komutan var karşımızda. Ondan sonrada hukukun üstünlüğünden demokrasiye bağlılıktan söz edilsin ve halkın bu konuşmalardan tatmin olunması beklensin. Bu olacak şey değildir. Askeri savcılık görevsizlik kararı vermişse Başbuğ sivil yargıya saygı göstermeli ve adil bir soruşturma yapılmasını engellememelidir. Bilimsel kuruluşların belgenin sahte olmadığı yolundaki açık raporlarına rağmen “ben sahte dedim ve sahte bilin” diyen bir anlayış var maalesef. Bu anlayışa karşı suskun kalmak mümkün değildir. Türkiye artık eski Türkiye değildir. Amerikalı yetkililerin duydukları zaman “Bizim çocuklar yapmış” dedikleri darbelerin sorgulanamadığı tek ülke olsakta artık birçok şey sorgulanmaya başlandı. Başbuğ askeri yargının bağımsız ve tarafsız olmadığını söyleyenlere çok bozuluyor. Oysa askeri yargının önüne Özden Örnek’in bilimsel bulgularla ispatlanmış darbe günlükleri gitti ve takipsizlik verildi. İsmail Hakkı Karadayı’nın darbe teşvik eden sözleri de gitti ve hiçbir işlem yapılmadı. Şemdinli’de bomba atan askeri yetkililer sivil mahkemede yüksek ceza istemi ile yargılanırken askeri mahkemede beraat ediverdiler. Daha nice örnek var. Başbuğ “kağıt parçası” diyor. Aslında toplumun vicdanını rahatsız eden askeri yargının önceki kararları için bu tabiri kullanmalı idi. Bu toplum tehdit ve çelişki dolu açıklamalara boyun eğmez sayın komutan!... Belge sahte diyen komutan!.. işte çift başlı yargının hukuksuzluğu diyeceğimiz ve "işte belge" diyeceğimiz çok askeri mahkeme kararları var. Tatminkar açıklamalar ile hesap verin Sayın komutan...Darbeciden muhtıracıdan hesap sorulamadığı müddetçe bu açıklama tarzlarının yeterli olduğunu düşünebilirsiniz ancak kralın çıplak olduğunu gören bir toplum olduğunu artık unutmamalısınız. | |
IRAK İZLENİMLERİM
IRAK İZLENİMLERİM
İnsani yardım vakfı İHH’nın davetlisi olarak 2008 Kurban organizasyonuna yardımcı olmak ve Irak’ın insan hakları alanındaki son durumunu gözlemlemek için 6 Aralık 2008 günü İstanbul’dan Bağdat’a gittik. 2.5 saatlik bir yolculuk sonrası uçağımız Bağdat semalarındaydı. Dicle nehrinin iki yakasına serpilmiş yapılarıyla Bağdat karşımızdaydı. Çevreye yayılan yerleşim birimlerinden sonra uzun derin bir çöl görüntüsü dikkat çekiyordu. Bağdat’ın uzaklarında görünen göl görüntüleri, ortasına kuyu açılmış daire şeklindeki tarla görüntüleri aslında emek verilse çölün bağa dönüşebileceğini ilham ettiriyordu.
Bağdat havaalanına indiğimiz zaman Atatürk havaalanına göre oldukça sade bir görünüm vardı .Bizi karşılamaya gelen Irak koordinasyon merkezinin üyeleri sıcak bir şekilde bize hoş geldin diyorlardı. Havaalanından çıkışta ise İlk Irak görüntüleri ile karşılaşıyorduk. Havaalanından çıkışta Amerikan askerleri sıkı bir kimlik sorgulaması yapıyor ve .Irak’a ilk girdiğimizde ve sonrasında artık alışmamız gereken bir görüntü karşımıza çıkıyordu. Kontrol noktalarında yolları daraltan dev beton bloklar vardı ve yollar daraltılmıştı. Kontrol noktaları eski tank paletlerinin yola serilmesiyle geçiş engellemesine uğratılmıştı. Kontrol noktalarına yapılan saldırıları önlemek için azami özen gösterildiği belli oluyordu. Irak yardım koordinasyon merkezine vardığımızda oranın sorumlusu Muhammet Halit bizi karşıladı. Hemen Bağdat ziyaretimiz hakkında projeksiyon ile sunulan bir sinevizyon sunumu ile bilgi verdi. Daha önceden Türkiye’de yaşamış babası Türkmen annesi Arap olan Hukuk 2. sınıf öğrencisi Selma hanım bize tercümanlık yapıyordu. Selma hanım tüm Bağdat gezimizde biran olsun bizi bırakmayan gönüllü bir kardeşimizdi. İlk görüntüler ciddi bir organizasyonla Irak’ta ziyaretler yapacağımızı ve hizmetlerin oldukça düzenli olduğunu düşündürüyordu.
IRAK BÜYÜK BİR TOPLUMSAL KAOS TEHDİDİ ALTINDA, MİLYONLARCA DUL,YETİM VE GÖÇMEN VAR
Irak’ta işgalden sonra birçok yardım kuruluşu kurulmuş. Bunların iyi hizmet vermesi için bir koordinasyon kuruluşu kurulmuş. Koordinasyon, yardımların daha düzenli, doğru ve emin bir şekilde dağıtımını sağlamış. Iraklılar işgal ve Saddam’ın devrilişine “ihtilal” diyorlar. “İhtilalden önce böyle kuruluşlarımız yoktu, Bizim zorluğumuz bu tür yardım, eğitim organizasyonlarını yaparken öğrenmemizdi. Bu işlerin içindeyken öğrendik ve profesyonelleştik . Büyük yıkımları gördük ve bunların yüzeysel ve geçici bir anlayışla değil, kalplerdeki acıları yok etmek için somut işler yapılması ile yok edilebileceğini anladık ve bunun için kolları sıvadık” diyorlar. İHH bu yardım kuruluşları kanalıyla yardımlarını ulaştırıyor.Yardım kuruluşlarında büyük fedakarlık gösteren gönüllü çalışanlar var. Irak büyük bir toplumsal kaos tehdidi altında.1.5 milyon kişi ölmüş. 5 milyon yetim, 3 milyon du,l 2 milyon iç göçmen, 2 milyon dış göçmen olmak üzere 4 milyon göçmen var. Bu rakamlar eğer önlem alınmazsa Irak’ı ileride çok daha büyük bir sosyal felaketin beklediğini gösteriyor. Acil yardım, eğitim, sağlık, geliştirme vb. hizmetlerin çok arttırılmasına ihtiyaç var. Türkiye’ye karşı büyük bir sempati var. İHH’ya karşı büyük bir sevgi ve taktir var. “En çok yardımı Türkiye’den aldık, başka bir çok ülkeye göre sizlerden büyük destek gördük, bunu hiç zaman unutamayız” diyorlar. Başkent Bağdat her grubun temsilcisinin olduğu ve herkesin hakim olmak istediği bu yüzden çok bunalmış bir şehir görüntüsünde.Şehrin her alanında büyük harabiyet var.Yardım kuruluşları ayırt etmeksizin herkese yardım yaptıklarını, herkesin büyük mağduriyet yaşadığını hatta yardım isteyen kiliselere de yardım ettiklerini belirtiyorlar. Bazı illerde yoğun bazı illerde daha az olmak üzere ayırt etmeksizin herkese yardım ediyoruz diyorlar. İlkönce farklı tepkiler aldık, saldırılara uğradık ama sonra her şey yoluna girdi diyorlar. 2009 da yapacaklarını tasarlamakla meşguller. Projeler hazırlıyorlar.
Hemen yardım kuruluşlarını gezmeye başlıyoruz. Bizi bekleyen yardım kuruluşlarına programlanan saatlerinde ulaşıyoruz. Onların teknik sunum donanımları ile bizi beklediklerini görüyoruz. Hemen kuruluşları ile ilgili bir sinevizyon sunumu yapıyorlar. İlk ziyaret ettiğimiz Muslim Hands ‘a bağlı bir hanım kuruluşu.Adı Cennet kuşları derneği. Klasik bir Bağdat evini kiralamışlar ve bir eğitim kuruluşuna çevirmişler orasını. Başkan hanım hacda olduğu için başkan yardımcısı Saba Elhalhatıp hanım bize sunum yapıyor.Ardından çeşitli komisyonlarda yer alan genç yaşlı hanımlar konuları ile ilgili sunumlar yapıyorlar. Yetimlere yönelik eğitim çalışmaları yapıyorlar.Çocukların ruhsal durumlarının çok kötü olduğunu Türkiye’den psikiyatrist desteğine ihtiyaç duyduklarını belirtiyorlar. Yetimlerin eğitimi ve rehabilitasyonu için spor,bilgisayar vb. eğitimleri veriyorlar. Bahçesine havuz yaptırdıkları okulda çocuklarla gönülden ilgilendikleri belli oluyor. “Amerikalılar müdahale ediyor mu?” diye soruyoruz. “Hayır kendilerine zarar olmadığını düşündükleri müddetçe bir müdahalede bulunmuyorlar” diyorlar. Ardından bir başka derneğe geçiyoruz. Onun adı Mutlu aile derneği. Daha çok Diale şehrinde faaliyet gösteriyorlar.Yetimlere destek ve eğitim çalışmaları yapıyorlar. “3461 yetim bize müracaat etti , bunların ancak 317 sine destek olabiliyoruz” dediklerinde tablo ortaya çıkıyor.Ama sadece Diale’de 10.000 civarında yetim olduğunu öğrenince daha da üzülüyoruz. “Kurbanla yardımcı olmaya çalışıyoruz ama Irakta bu sene kurban fiyatları %50 arttı” diyorlar. İHH’yı övgü ile anarak desteğin yarısını İHH’dan aldıklarını belirtiyorlar.
Irak’ta maalesef mezhep ve ırk grupları arasında çekişme var. Sünniler ayrımcılığa uğradıklarını düşünüyorlar. İlk seçimi boykot etmelerinden dolayı pişmanlar. İşgal olduğu için seçimin işgali kabul anlamına geleceği için seçimi katılmayarak protesto etmişler. Şiilerin tüm kadroları ellerine geçirdiklerini ve dışlandıklarını düşünüyorlar. İşgal öncesi olmayan ayrımcılığın sonrasında ortaya çıktığını düşünüyorlar. Şiiler ve Kürtler nüfus dağılımına göre uygun bir yönetim şekli olduğunu düşünüyorlar. Irak’ta direniş kelimesi pek geçmiyor . Çeşitli gruplarda daha çok milletvekili sayıları ile ilgili hayıflanmalar olduğunu anlıyoruz. Farklı dini ve etnik gruplar bundan sonrasında nasıl daha etkin olabileceklerinin hesabı ile meşgul.
“GÜLÜYORUM, ÇÜNKÜ BURASI BENİM TOPRAKLARIM, BENİM ÜLKEM”
Daha sonra insan hakları alanında Irak’ın son durumu hakkında bilgi almak üzere meclis insan hakları komisyonu üyesi Seza Manzuri El-Abusi le görüşmek üzere kaldığı otele gidiyoruz. Otele, çünkü meclis sonrası evlerine gidemiyor milletvekilleri. Ölüm tehdidi altındalar. Aileleri ile Amerikalıların da kaldığı Yeşil alan içindeki büyük bir otelde kalıyorlar. Bu bölgede ancak koordinasyon yetkililerinin mihmandarlığında dolaşabiliyoruz. Yeşil alan genelde Amerikalıların kaldığı ve önemli merkezlerin olduğu bir alan .Bu alana giriş, yüksek derecede güvenlik önlemleri nedeniyle ancak özel izne bağlı. Otele girişte tek kimlik yeterli olmuyor. Tercümanımızda ikinci kimlik olmadığı için Amerikan askerleri zorluk çıkarıyor. Tercümanımız Selma hanım mütebessim birisi. Askerle İngilizce konuşuyor. Asker ona çok kötü bir ortamda olduğunu, Bağdatta nasıl gülebildiğini soruyor. Hakikaten elektriklerin olmadığı, dev beton bloklar arasında kale gibi korunan bir yerdeki somurtkan suratlı A.B.D askerlerine karşı cevap verirken neşeli olmak çok zor. Selma hanım, nasıl olup da gülebildiğini soran A.B.D askerine “Niye gülmeyeyim burası benim topraklarım, benim ülkem burası benim” diyor.
MİLLETVEKİLİ: “ONLAR AMERİKAN ASKERİ, İÇERİ ALMIYORLARSA NE YAPABİLİRİM?
Askerlerin çıkarttığı zorluk üzerine Selma hanım milletvekilini tel ile arayarak girişimiz konusunda yardımcı olmasını talep ediyor. Cevap, Irak’ın kimin elinde olduğunu gösteriyor. “Onlar Amerikan askeri içeri almıyorlarsa ne yapabilirim, onlara sözümü geçiremem” diyor milletvekili. Irak’ta meclis var. Ama meclisin durumu ile ilgili halkın anlattığı bir başka olay yöneticinin kim olduğunu gösteriyor. Meclis girişlerinde arama yapan köpekler bir nedenden dolayı 2 gün meclise getirilememişler. Bu yüzden milletvekillerini arayan askerler boşuna meclise gelmeyin sizi meclise alamayacağız demişler. Bunu anlatanlar meclis için “köpeklerin insafına kalmış meclis” ifadesini kullanıyorlar.
Milletvekilini ziyaret edemeden dönüyoruz. Yarın parti merkezinde buluşmak üzere gerisin geri dönüyoruz. Saat 19.00dan sonra dışarıda olmamızın mahzurlu olacağını belirtiyor rehberlerimiz. Acele ile otelimize dönüyoruz. Her sokak başında Irak askerleri tarafından denetlenen kontrol noktalarında durmak zorunda kalıyoruz. Otomatik silahlarını üzerinize çevirmiş zırhlı araçlar ve her an bir aksilik çıkaracak gibi duran Irak askerleri var bu kontrol noktalarında. Binlerce dev beton bloklarla kapatılmış kontrol noktalarında sıkı bir denetim var. Ama ırak halkı buna alışmış artık. Biz de baştan çok garipsiyoruz. Ama sonra biz de alışıyoruz. Ayrıca el kaide’ye karşı Amerikan ve hükümet güçlerince eğitilerek maaşlı bir şekilde çalışan ve mahalleleri koruyan her ara sokak başında denetim yapan Sahva ordusu denen güçler de var. Bunların El Kaide’nin zayıflatılmasında çok etkili olduğunu anlatıyorlar. Amerikan ordusunun Irak ordusu tam yapılanana kadar çıkmayacağı söyleniyor.Amerikan askerlerinin çok gergin olduğu ve hemen ateş açtığı belirtiliyor. Arabadan dışarı oyuncak silahını çıkarmış bir çocuktan ürken amerikan askerinin hemen ateş ederek çocuğu öldürdüğünü anlatıyorlar.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Anadolu'da on binler 'darbeye karşı ses' verdi
| ||||||||
Ellerinde Türk bayraklarıyla yürüyen on binler, düdük çalarak 'darbeye hayır' dedi. Gözaltına alınan eski Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur'un "Ayışığı" adını verdiği darbe planına göndermede bulunmak için uyarlanan "Ay akşamdan ışıktır" türküsünü hep birlikte söyledi. Meydandaki coşkulu kalabalığa seslenen sivil örgüt liderleri, Ergenekon terör örgütünün bu kez çökertilmesi çağrısında bulundu. Hak-İş, Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı, Memur-Sen, Mazlum-Der ve Genç Siviller başta olmak üzere 300'den fazla dernek, vakıf ve sendikayı aynı platformda buluşturan Ortak Akıl Hareketi'nin Samsun'daki mitingine Karadeniz'deki 12 ilden gelen vatandaşlar katıldı. Meydanı dolduran on binlerin elinde Türk bayrakları ve darbe karşıtı pankartlar, ağızlarında düdükler yer aldı. İlk sözü alan Hak-İş Genel Başkanı Salim Uslu, "demokrasi ve hukuk zedelenmesin'' diyenlerin, barışa ve demokratik değerlere sahip çıkanların tek yumruk olduğunu söyledi. Uslu, şöyle konuştu: "Parti kapatmayla Ergenekon'u eleştirmeye, aynı kefeye koymaya çalışıyorlar. Ergenekon davası, bombalar ve cesetler üzerinden yürüyor. Niyetle cesedi aynı kefeye koyan vicdan, halkın vicdanı değildir. Yasa ve yargı ne karar verirse versin, halk adaleti hükmünü vermiştir. Niyetle cesedi bundan böyle aynı terazide tartmayacaktır.'' Memur-Sen Genel Başkanı Ahmet Gündoğdu, fildişi kulelerinde oturup toplum mühendisliği yapanların boş hayallere kapıldığını, Ankara'daki oyunların millete çarpıp geri döneceğini kaydetti. Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı Başkanı Necati Ceylan da Milli Mücadele'nin başladığı Samsun'un millet adına yeni bir tarihî uyanışa şahitlik ettiğini söyledi. Ergenekoncuların asker, sivil her kanattan adamları olduğuna işaret eden Ceylan, "Ergenekon, Silahlı Kuvvetler'e, yargıya, üniversite ve medyaya sızmış. Çeteler devletin içine girmiş. Bunların ayıklanması için, darbelere hayır demek için buradayız." ifadelerini kullandı. Ceylan, konuşmasında, Ayışığı ve Sarıkız adlı darbe planlarından söz edince meydanı dolduran on binler "Ay akşamdan ışıktır" türküsünün uyarlanmış halini hep bir ağızdan okudu: "Ay akşamdan ışıktır / Yaylalar yaylalar / Söz daima halkındır / Dilo dilo yaylalar / Halk sözünü sağlam tut / Yaylalar yaylalar / Sanma bu halk unutur / Dilo dilo yaylalar." Mazlum-Der Genel Başkanı Ömer Faruk Gergerlioğlu, Ergenekoncuların Türkiye'de "Müslümanlar işledi" denilen cinayet, suikast ve eylemlerin gerçek faili olduğunu, 1 Temmuz operasyonuyla bunların ortaya çıktığını anlattı. Gergerlioğlu, "Türk Lirası'na itibar kampanyası düzenleyenlerin kasasından 3 milyon Euro çıkıyor. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu." tepkisini gösterdi. | ||||||||




