ÖMER FARUK GERGERLİOĞLU'NUN SİTESİ

İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği

“YA BİTECEK, YA BİTECEK”

23/11/2009 -Kategori: siyaset


“YA  BİTECEK,  YA  BİTECEK”

 

Kürt  sorunu  konusundaki  açılım  tartışılmaya  devam  ediliyor. Yıllardır  çözülemeyen  (çözülmeyen) sorunun  çözümü  konusunda  hükümetin   adım  atma  iradesi  ile   çok  önemli  gelişmeler  yaşandı. Başbakan’ın  2005  yılında  insan  haklarına  duyarlı  aydınlar  ile  yaptığı  toplantıdan  sonra  Kürt sorununun  çözümü  konusunda   yaktığı  yeşil  ışık  kısa  sürede ferini  kaybetmişti. Başbakan  bu   hayati  sorunun  çözümünü  rafa  kaldırmış  görüntüsü  veriyor  ve  sorunu    güvenlik  odaklı  bir  çözüme  devrediyordu. Sorunun  çözümünün  niye  ihmal  edildiğine  dair  baskılara  prim    vermiyordu. Ancak  ne  olduysa  oldu,  düğmeye  basıldı  ve  Kürt  sorununun  çözümü  konusunda  önemli  adımlar  atılmaya  başlandı. Şimdilerde  2005’te  ertelenen  bu  sorunun  çözümü konusunda  atılabilecek  adımların  niye  ertelendiğine    dair  sis  perdesi  sanki  biraz  aralanıyor. Ergenekon  çetesinin  yıllardır   gözünü  kan  bürümüş  hırsı  karşısında   önemli   belirsizliklerin  yaşandığı bir  Ülke  olduğumuz  ortaya çıkıyor. Son  yıllarda  bilhassa  Taraf  gazetesi  aracılığı  ile  ortaya  çıkan  cunta  planlarının  gözü  dönmüşlüğü  insana  hükümetin  bu  yapılanmayı  sezdiği   ve  bilerek  Kürt  sorunu  konusundaki  çözüm  adımlarını  ertelediğini  düşündürtüyor. Hakikaten  geriye  dönüp  batığımızda  Mersin’deki  bayrak  provokasyonu  gibi  olayların tezgahlanması  ile  nasıl da  farklı  birçok  STK  ve  partinin  bir araya  geldiğini  hatırlıyoruz. Ama  bu  önemli  birliktelik  maalesef  çözümsüzlüğü  kuvvetlendirme  yönündeki  bir  tezgahın  mahsuluymüş. Ergenekon  çetesinin  provokasyonuymuş.  Bunu  sonradan  katılımcılar da  anladı  ama  çok  geçti. Çözülebilecek  bir  sorunun  çözülmemesi  için    derin  güçler  tarafından   tezgahlanan  provokasyonların  figüranları olmuşlardı. Derin  sorunlara  derin  siyasi  tahliller  yapamazsanız  işte  sonuç  böyle  olur. En  büyük  düşmanınızın  koluna  girip  kuyunuzu  kendi  ellerinizle  kazarsınız  da  farkında  olmazsınız. Anlaşılan  şu  sıralar   Ergenekon  çetesinin  Kürt  sorununun  çözümü  konusunda  atılacak  adımları  provoke etme  ihtimalinin  en  zayıf  olduğu  bir  an. Hükümet  bu  çok   hassas  ve  çözülmesi  gereken  yaraya  neşter vurma  iradesi  gösterdi. Bu  cesaretin  sağlam  bir  zeminde olunduğu hissi  sonrası  gelişmiş olması  yüksektir.

 

Geçmişe dönüyoruz  ve  sorunun çözümü  konusunda  neler  yapıldığına  dair zihnimizi  yokluyoruz. Zamanın  başbakanı    Çiller  “ya  bitecek,  ya bitecek”  diyordu,    dağ  taş  bombalanıyor  Türkiye’nin  bütçesini    sarsan  trilyonlar  dökülüyor ama   hiç  bir  şey  bitmiyordu.  Asker  cenazeleri  geliyor,  Türkiye  ayağa  kalkıyor. Anaların  tümü  ağlıyordu. Ama  T.C.’nin  anayasal  korumaya    aldığı  etnik  ayrımcı  zihniyeti  değişmiyor ve  hiçbir   şey  bitmiyordu. “Hepimiz Türk’tük  ve  varsa  bir  sorun  bunu  asker  hallederdi.  Anayasamız  masumdu. Onda  hata  olur muydu  hiç”   40  bin  kişi  ölüyor  ülke    savaşın  eşiğine  geliyor. Ama  her  cenaze  sonrası  memleketin gariban  ciğeri  yanan  gözü  yaşlı  analarına  sivil  ve  askeri  bürokrasi  yetkilileri  “kanı  yerde  kalmayacak,  öcünü  alacağız” demekten  başka  bir  şey  yapmıyorlardı. Ama  biri  bile  “bu sorun  devletin  uygulamalarından  ortaya  çıktı. Etnik  ayrımcılığı  anayasal  ilke  edinen  uygulamalar    yüzünden  oldu,  buna  insani  bir  çözüm  bulunmadığı   için  de  sorun kangren  halini  aldı,    etnik  ayrımcılığı  ortadan  kaldırarak  çözmeye  çalışalım”  demedi. Hiçbiri  bu yaklaşımı  benimsemedi. Sanki  yüzyıllarca  beraber  yaşamamışız  sanki  bu  sorun  çözümü  mümkün  olabilecek  bir  sorun  değil.

 

Sorunun  çözümü  konusunda  çok  geç  kalınsa  da   nihayet    adım  atıldı. Ama bu  da  sağ  ve  sol  milliyetçi  muhalefet  duvarına  çarptı. Sanki  ülkede  çözülecek  bir  sorun yokmuş ortalık güllük  gülistanlıkmış gibi  muhalefet bu   yaralı  konuda  sert   muhalefete  başladı. Her türlü argüman  kullanıldı. Kimi  “biz  de  dağa  çıkarız”  dedi kimi “ülkeyi bölecekler,  parçalatacaklar”  dedi. Ama  hiçbir  muhalif  ses  “Dersimde de  anaları ağlattık  şimdi de ağlatırız”  söylemi  kadar  sorunun çözümüne  yönelik  muhalefetin içyüzünü  ortaya  koymadı. 1938  yılında  yaklaşık  80.000  Alevi  Kürdü en  alçakça  metodlarla   ezen  Dersim  katliamı  bir  anda  tüm  ülkenin  en  önemli gündem  maddesi  oldu. 1938’de Dersim’de  ne  olmuştu?  En  zalimane    metodlarla silahsız  kadın ve  çocuklar bile   katledilmiş,  kelimenin  tek  anlamı  ile     bir katliam,   resmi  bir şekilde  yapılmıştı.

 

Kürt  sorununun  çözümü  konusunda  samimi  adımlar  atılırsa  kimilerinin  doğa  kanunları kimilerinin de Allah’ın  belirlediği  şaşmaz  tabiat  kanunu  dediği   gerçekler  ortaya  çıkmaya  başlar. Bazı  siyasiler   yıllarca oy deposu  olarak  gördükleri kesime  yönelik  katliamı örnek,   güzel  bir hadise olarak  gösterebilirler. Yıllarca  CHP’ye  oy  veren  Aleviler  kendilerine yönelik  katliamı    sorunların  çözümü  konusunda   örnek  hadise  olarak  gösteren  CHP  karşısında  dona  kalabiliyorlar. Bu öyle  bir  sünnetullah ki  yıllarca  Dersim  katliamı  karşısında  duyarsız  kalan,  görmezden,  duymazdan  gelen  klasik  sağ  muhafazakar  çevreler  şimdi bu  katliamın  derin tarihi  izlerini  araştırıyor ve  vicdanlarının  sesini  dinliyorlar. Kürt  sorununun  çözümü  konusunda  atılan  adım  öyle  bir  turnusol kağıdı  işlevi görüyor ki  Sünni  sağcılar  Alevilerin  uğradığı  zulme  kulak  kesiliyor. Devlet  partisi CHP ise  sorunun      çözümsüzlüğünü  isterken  baklayı   ağzından kaçırıyor,   takke düşüyor  kel  görünüyor. 

 

Sadece  bunlar  bile  adalet, hak  ve  insan  hakları yönünde  adım  atılmasının  ne  kadar  gerekli  olduğunu  bizlere  gösteriyor. Büyük  acıların  yaşanmasına  neden  olmuş  40.000  kişinin  öldüğü  akıl  ve  mantığın  rafa  kaldırılıp duyguların hakim olduğu  bir  konuda  çözüme  soyunmanın  zorluğu  ortadadır. Ama  maskelerin  düşmesine yol  açması  açısından  öneminin  büyüklüğü ortadadır. Kısa  vadede  bu  yaralı  konuyu  çözmeye  baş  koymuş  bir  parti  çok  oy  kaybedebilir ama   eğer  çözüm  bulursa  uzun  vadede  asıl kazanacak  olan o dur.

 

Kürt  sorunu  “ya bitecek  ya  bitecek”  ama inkar  ve  imha  ile  değil. En tabii haklara  saygı  sevgi  ve  kardeşlik  ile.  Bu  sorun  her  türlü  güçlüğe  rağmen çözüme  kavuşturularak  bitecek. Son  gelişmeler bu  konudaki  umudumuzu  arttırıyor.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Kat kat zulüm bitti; Katsayı kaldırıldı

26/7/2009 -Kategori: siyaset

YÖK  zalim  katsayı  uygulamasını  kaldırdı. Apaçık  bir eşitsizlik  olan  bu  uygulama  ile  10  yıldır  yüzbinlerce  meslek  liseli  öğrencisine  devlet  kendi  eli  ile  adaletsizlik  ediyor,  zulmediyordu.

 

 

2004 yılında  hükümetin  katsayı  uygulamasının  kaldırılması  ile ilgili  yasa  teklifi  yasalaşmış  ancak  cumhurbaşkanları  arasında  veto  rekortmeni  olan  Ahmet  Necdet Sezer  tarafından veto  edilmişti. Sezer  adaletsizlikleri  korumak  için  en  tepedeki  isim  olarak  yılmaz  bir  mücadele  vermişti(.).Cumhurun  başı  olamayacak  bir  şekilde  halka  ve  sorunlara  at  gözlüğü  ile  bakan  Sezer  marifetiyle  yüzbinlerce  öğrenciye  uygulanan  bu  haksızlık  devam  ettirilmişti.

 

YÖK’ün  aldığı  bu  karara  at  gözlüğü  ile  bakmayı  tercih  edebilecekler  maalesef  halen  var. Apaçık  bir  adaletsizlik  içeren  bu karara  güya  hak  örgütü  olan  Eğitim -sen’in  de  aralarında  bulunduğu  kesimler  tepki  gösteriyor. Eğitimcilerin  ve  eğitimdeki  haksızlıklara  karşı  kurulmuş  olan  bir  eğitim  sendikası  kararı  eleştiriyor.Yıllarca  öğrenci yetiştiren  ve  adaletli  olduğunu iddia  eden  bir  kısım    prof.  larımız da  karara  karşı  çıkıyor.       

 

Karara  karşı  olan  tepkilere  bir  bakalım. “Karşı oy kullanan YÖK üyesi Prof. Dr. Fikret Şenses, yeni sistemin iktidar partisinin amaçlarıyla YÖK’ün amaçları arasındaki örtüşme derecesini açıkça ortaya koyduğunu ve toplumun duyarlılıklarının gözardı edildiğini belirtti. Eski YÖK üyesi Prof. Dr. İsa Eşme, NTV’ye  düzenlemenin imam hatipler için yapıldığını vurgularken, “Yarar sağlamayacağı fikrindeyim. En büyük zararın eğitim birliği bakımından olacağı inancını taşıyorum” dedi. Eğitim-Sen Genel Başkanı Zübeyde Kılıç ise kararı, “YÖK AKP’nin oyuncağı oldu”diye değerlendirdi.” (http://www.milliyet.com.tr/Egitim/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetay&ArticleID=1120249&Date=22.07.2009&Kategori=egitimoss&b=Katsayi%20uygulamasi%20kaldirildi)

 

 

Bu karşı  çıkışın  gerçek  nedenini  anlamak  için  karşı oy kullanan YÖK üyesi Prof. Dr. Fikret Şenses’in  ifadelerini  biraz  daha ayrıntılı  okuyoruz. "Bu karar alınırken farklı katsayı uygulamasının gerekçelerinin gündeme getirilmediğini" ifade eden Şenses, "meslek yüksekokulları dahil olmak üzere mesleki eğitimin çekiciliğinin artırılması ve imam hatip liselerinin toplumun ihtiyaçlarının çok üstünde mezun verdikleri hususlarının yanında toplumun önemli bir kesiminin bu konudaki duyarlılıklarının göz ardı edildiğini" savundu.

(http://www.cnnturk.com/2009/turkiye/07/21/yok.katsayi.uygulamasini.kaldirdi/535667.0/index.html)

 

Toplumun  önemli  bir  kesiminin  bu  konuda  yüksek  duyarlılık  sahibi  olduğunu  belirtiyor  prof’umuz. Sanki  bir  bilim  adamı değil  bir  siyasi  partinin  temsilcisi  duruyor  karşımızda. Toplumun   önemli  bir  bölümünün  bu  zalim  katsayı  uygulamasına  karşı  olduğu  yıllardır  yapılan anketlerle  ortadadır. Kaldıki  apaçık  haksızlık  olan  bir  husus  için  sayısal  çoğunluk  değil  hukuken  doğru  olup  olmadığına  bakılır. Bir  cinayet  işlensin  ve  toplumun  çoğunluğu  istemiyor  diye  cinayet  cezasız  kalsın,  bu  olacak  şey midir? Ama  sayın prof’umuzun  derdi  bu  değildir. O toplumun  önemli  bir  kesimi  derken  erki  elinde  bulunduran  elit  azınlığın  isteklerini  gündeme  getirmek  istiyor. Açıkça  söylemekten  çekinse  bile  onun  vurgulamak  istediği  elit   azınlığın  isteğinin  tersyüz  edilemeyeceğidir. Türkiye yıllardır  bu zihniyetten  çok  çekti. Muhalif  gördüğü   kesimlere  karşı  yapılan  adaletsizliği  mübah  görme  hastalığı  maalesef  en  çok  gücü  elinde  bulunduran elitlerimizde  oldu. Farklı kesimler  de  birbirlerine  haksızlık  yapmadı  demiyorum. Maalesef  bu da oldu. Haksızlığa  en  çok  uğrayanlar  devletin  bir  başka  muhalife  yaptığını da  hoş  görebildiler. Bir eğitim sendikası  düşünün eğitimdeki  zalimliğin  kaldırılmasına  sırf  siyasi  gerekçelerle  karşı  çıkıyor. Bu  da  elitlerimizin  hastalığının  bir  benzeridir. Güç  elinize  geçtiği  veya  işinize  geldiği  için  zulme  rıza  gösterirseniz  tabiatın  kanunları  şeklinde  somut  olarak  gördüğümüz  sünnetullah  tekrar  kendini  gösterir  ve  zalimlik  yapanlar  ortaya  çıkar. Aslında  olması  gereken  katsayı uygulamasından  mağdur  olanların da  Eğitim-sen’li  zulüm gördüğü zaman  hiç  bir  gerekçe düşünmeden  buna  karşı  çıkmasıdır.

 

Artık  katsayı  uygulaması  kaldırılmışsa  ikinci bir  ayıp  daha  düzeltilmeli  ve eğitimde  istihdamda  uygulanan  başörtüsü  yasağı  kaldırılmalıdır.Yıllardır  bu  konuda  mücadele  verenler gün  gelecek  başörtüsü yasağı  zulmünün de  biteceği  günlerin geleceğini  bilmektedir.Ama  bu  artık  geciktirilmemeli  ve  bir  an  önce  başörtüsü alanında da  yasalarda  olmayan  ve zorbalıkla  dayatılan  yasak  kaldırılmalıdır. Katsayı’nın kaldırılması  ile    meslek  liseli  öğrenciler  bir  başkasına  haksızlık  yapmış  olmayacağı  gibi  başörtüsü  yasağının  kaldırılması  ilede kimse bir  diğerine  başını  örtme  yönünde  bir  diğerine  baskı yapmış  olmayacaktır.Zalimliklerin    ortadan  kalkması  ile    rahatlamış  ve  inanç  özgürlüğünün  özgür  bir  şekilde  yaşanacağı  bir  toplum  oluşacaktır.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Belge “kağıt parçası” ise Askeri yargı kararları ned

27/6/2009 -Kategori: siyaset

Belge “kağıt parçası” ise Askeri yargı kararları nedir?
Genelkurmay başkanı beklenen konuşmasını yaptı. Ama bu konuşma aydınlatmadan ziyade çelişki ve çelişki ile doludur.Belge konusundaki sümenaltı etme çalışmaları artık ayan beyan ortaya çıkmışken Başbuğ genelkurmay’ın sivil unsurlar tarafından eleştirilmesine çok bozulduğunu beyan ediyor. Oysaki demokratik toplumlarda askeriyede dahil olmak üzere her kurumun hesap verebilir olması gerektiğini unutuyor. Babuğ “TSK’nın üzerinden elinizi çekin” diyor. Oysa TSK üzerinde toplumun her kesiminin eli olması gerekir.

Halktan azade bir kurum olamaz. Elinde silah bulunduranlarda dahil her kurum yaptığı hukuksuzluk için hesap vermek zorundadır. Keyfi gerekçelerle personelini YAŞ kararları ile kapı önüne koyan ve denetlenemeyen bir kurum başka nerede var.Toplumunun bir kesimi olan başörtülülerle herhangi bir toplantıda, konser salonunda beraber görünmemeye özen gösteren, başörtülü kız öğrenciye ödül bile vermeyi reddeden bir kurum var karşımızda. Başörtülü asker analarını yemin törenlerinde tel örgüler arkasına atan bir kurum var karşımızda. Dağbaşında bir gazeteciye sırf beğenmediği bir haber ajansı mensubu olduğu için akılalmaz bir muamele yaparak tipi altında bırakarak helikoptere binmesine izin vermeyen bir anlayış var maalesef.

İlker Başbuğ Türkiye’deki askeri yargı çift başlılığını gözlerden kaçırabilmek için her türlü yolu denedi. Başka ülkelerde askeri Yargıtay olmadığı bilgisi herhalde kendisinde vardı. Ancak bir siyasetçi üslubu ile çift başlılığının meşruiyetini savunmay tercih etti. En önemlisi de “kağıt parçası” dediği ve fakat tam olarak sahteliğini ispatlayamadığı belge için çelişkili ifadeler kullandı. “Başka bilgi emare çıkarsa tekrar askeri yargı inceleme yapar” dediği belge için sivil yargının önüne gittiğinde artık sahte olup olmadığı araştırması yapılmaması gerektiğini söyledi.Yani Başbuğ net açıklama yapamadığı bir belgenin sivil yargı önünde doğruluğunun araştırılmaması gerektiğini söylüyor. “Artık bunu sahtekarlık ile düzenleyenler araştırılsın” diyor. Sivil yargının bu isteğe başka emriniz var mı diye cevap vermesi gerekiyor(!). Davanın nasıl sürdürülmesi gerektiğini sivil savcı ve hakimler Başbuğ’dan sormalılar(!).Askeri bir yetkilinin sivil mahkemeye “artık şöyle hareket edeceksin” demesi başka hangi ülkede görülmüştür?. “Askeri savcıyı tanımam” bile diyen Başbuğ sivil savcılara yol gösteriyor. Sivil savcılara böyle hitap edebilenin askeri savcılara emir vermediğini nereden bileceğiz?. Başbuğ Fikret Bila’nın bile tatmin olmadığı belli olan bir tonda sorduğu albay Dursun Çiçek’in 20 imza örneğinden sonra imzasını niye değiştirdiği ve bunun araştırılıp araştırılmadığı sorusuna geçiştirmeli cevap vermeyi tercih etti.Yok imza ıslak değilmiş fotokopi ile hareket edilemezmiş gibi tatmin edici olmayan açıklamalar yaptı. Savcının argümanını kullanan bir Genelkurmay başkanı var karşımızda. Sahtecilik yapmayı tercih ederek imzasını değiştiren bir albay, tatminkar olmayan bir sahte kararı ve onu savunmaya çalışan bir Genelkurmay başkanı var. Tüm kuvvet komutanlarını ve kurmaylarını arkasına almış ve fakat milletin vicdanını arkasına alamamış bir komutan var karşımızda. Çok ciddi bir belge iddiasını çürük delillerle savunmaya çalışan ve bunu çok bilmiş bir eda ile yapan ve diğerlerini, ötekilerini cahillikle, maksatlı olmakla suçlayan bir komutan var karşımızda. Ondan sonrada hukukun üstünlüğünden demokrasiye bağlılıktan söz edilsin ve halkın bu konuşmalardan tatmin olunması beklensin. Bu olacak şey değildir. Askeri savcılık görevsizlik kararı vermişse Başbuğ sivil yargıya saygı göstermeli ve adil bir soruşturma yapılmasını engellememelidir. Bilimsel kuruluşların belgenin sahte olmadığı yolundaki açık raporlarına rağmen “ben sahte dedim ve sahte bilin” diyen bir anlayış var maalesef. Bu anlayışa karşı suskun kalmak mümkün değildir. Türkiye artık eski Türkiye değildir. Amerikalı yetkililerin duydukları zaman “Bizim çocuklar yapmış” dedikleri darbelerin sorgulanamadığı tek ülke olsakta artık birçok şey sorgulanmaya başlandı.

Başbuğ askeri yargının bağımsız ve tarafsız olmadığını söyleyenlere çok bozuluyor. Oysa askeri yargının önüne Özden Örnek’in bilimsel bulgularla ispatlanmış darbe günlükleri gitti ve takipsizlik verildi. İsmail Hakkı Karadayı’nın darbe teşvik eden sözleri de gitti ve hiçbir işlem yapılmadı. Şemdinli’de bomba atan askeri yetkililer sivil mahkemede yüksek ceza istemi ile yargılanırken askeri mahkemede beraat ediverdiler. Daha nice örnek var. Başbuğ “kağıt parçası” diyor. Aslında toplumun vicdanını rahatsız eden askeri yargının önceki kararları için bu tabiri kullanmalı idi. Bu toplum tehdit ve çelişki dolu açıklamalara boyun eğmez sayın komutan!... Belge sahte diyen komutan!.. işte çift başlı yargının hukuksuzluğu diyeceğimiz ve "işte belge" diyeceğimiz çok askeri mahkeme kararları var. Tatminkar açıklamalar ile hesap verin Sayın komutan...Darbeciden muhtıracıdan hesap sorulamadığı müddetçe bu açıklama tarzlarının yeterli olduğunu düşünebilirsiniz ancak kralın çıplak olduğunu gören bir toplum olduğunu artık unutmamalısınız.

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

IRAK İZLENİMLERİM

13/12/2008 -Kategori: siyaset




IRAK  İZLENİMLERİM  

 

İnsani  yardım  vakfı  İHH’nın  davetlisi  olarak  2008  Kurban  organizasyonuna yardımcı olmak    ve   Irak’ın  insan  hakları  alanındaki  son  durumunu  gözlemlemek  için   6 Aralık  2008  günü  İstanbul’dan  Bağdat’a  gittik. 2.5  saatlik  bir  yolculuk  sonrası   uçağımız    Bağdat  semalarındaydı. Dicle  nehrinin  iki  yakasına  serpilmiş  yapılarıyla     Bağdat  karşımızdaydı. Çevreye  yayılan  yerleşim  birimlerinden  sonra  uzun  derin  bir  çöl  görüntüsü  dikkat  çekiyordu. Bağdat’ın  uzaklarında  görünen  göl  görüntüleri,  ortasına  kuyu  açılmış  daire  şeklindeki  tarla  görüntüleri  aslında  emek verilse  çölün  bağa  dönüşebileceğini  ilham  ettiriyordu.

Bağdat  havaalanına indiğimiz  zaman  Atatürk  havaalanına  göre  oldukça sade  bir  görünüm vardı .Bizi  karşılamaya  gelen  Irak  koordinasyon merkezinin  üyeleri  sıcak  bir  şekilde  bize  hoş geldin diyorlardı. Havaalanından  çıkışta ise  İlk  Irak  görüntüleri  ile  karşılaşıyorduk. Havaalanından  çıkışta  Amerikan  askerleri sıkı  bir   kimlik  sorgulaması  yapıyor  ve .Irak’a  ilk  girdiğimizde  ve  sonrasında artık  alışmamız  gereken bir  görüntü karşımıza  çıkıyordu. Kontrol noktalarında  yolları  daraltan  dev beton  bloklar  vardı  ve yollar  daraltılmıştı. Kontrol  noktaları eski tank  paletlerinin yola  serilmesiyle  geçiş  engellemesine uğratılmıştı. Kontrol  noktalarına  yapılan  saldırıları  önlemek  için  azami  özen gösterildiği belli oluyordu. Irak  yardım koordinasyon  merkezine  vardığımızda  oranın  sorumlusu   Muhammet  Halit   bizi karşıladı. Hemen  Bağdat  ziyaretimiz  hakkında projeksiyon  ile  sunulan  bir  sinevizyon  sunumu  ile  bilgi  verdi. Daha  önceden  Türkiye’de  yaşamış babası  Türkmen  annesi  Arap  olan  Hukuk  2. sınıf  öğrencisi  Selma  hanım  bize  tercümanlık  yapıyordu. Selma  hanım  tüm  Bağdat  gezimizde  biran  olsun  bizi  bırakmayan  gönüllü  bir  kardeşimizdi. İlk görüntüler ciddi bir  organizasyonla Irak’ta  ziyaretler  yapacağımızı  ve  hizmetlerin  oldukça   düzenli  olduğunu  düşündürüyordu.

 IRAK  BÜYÜK BİR  TOPLUMSAL  KAOS  TEHDİDİ  ALTINDA, MİLYONLARCA DUL,YETİM  VE  GÖÇMEN  VAR

 

Irak’ta  işgalden  sonra  birçok  yardım kuruluşu  kurulmuş. Bunların iyi hizmet vermesi için  bir koordinasyon kuruluşu kurulmuş. Koordinasyon,  yardımların daha    düzenli, doğru ve  emin  bir  şekilde  dağıtımını  sağlamış.  Iraklılar  işgal  ve Saddam’ın  devrilişine “ihtilal”  diyorlar. “İhtilalden önce  böyle  kuruluşlarımız  yoktu,  Bizim  zorluğumuz bu  tür  yardım, eğitim organizasyonlarını  yaparken öğrenmemizdi. Bu  işlerin  içindeyken  öğrendik ve  profesyonelleştik . Büyük  yıkımları  gördük ve bunların  yüzeysel   ve  geçici  bir  anlayışla   değil,  kalplerdeki acıları  yok  etmek  için  somut işler  yapılması ile  yok edilebileceğini  anladık  ve  bunun için    kolları  sıvadık”  diyorlar. İHH  bu  yardım kuruluşları kanalıyla yardımlarını  ulaştırıyor.Yardım kuruluşlarında  büyük  fedakarlık  gösteren  gönüllü  çalışanlar  var. Irak  büyük bir  toplumsal  kaos  tehdidi  altında.1.5 milyon  kişi  ölmüş. 5  milyon  yetim,  3  milyon  du,l  2  milyon    göçmen, 2  milyon  dış göçmen olmak  üzere  4 milyon  göçmen  var. Bu  rakamlar  eğer  önlem  alınmazsa  Irak’ı  ileride  çok  daha  büyük  bir  sosyal  felaketin  beklediğini  gösteriyor.  Acil  yardım, eğitim,  sağlık,  geliştirme  vb.  hizmetlerin  çok  arttırılmasına  ihtiyaç var. Türkiye’ye karşı büyük bir  sempati  var. İHH’ya  karşı    büyük  bir sevgi  ve  taktir  var. “En  çok yardımı  Türkiye’den  aldık,  başka  bir  çok   ülkeye  göre sizlerden  büyük  destek  gördük,   bunu  hiç  zaman     unutamayız”  diyorlar.  Başkent  Bağdat  her  grubun  temsilcisinin  olduğu  ve  herkesin  hakim olmak  istediği  bu yüzden  çok  bunalmış  bir  şehir  görüntüsünde.Şehrin  her   alanında    büyük harabiyet  var.Yardım kuruluşları  ayırt  etmeksizin  herkese  yardım  yaptıklarını,  herkesin  büyük  mağduriyet  yaşadığını    hatta  yardım  isteyen  kiliselere de  yardım  ettiklerini  belirtiyorlar. Bazı  illerde  yoğun  bazı  illerde daha  az  olmak  üzere  ayırt  etmeksizin herkese yardım  ediyoruz  diyorlar. İlkönce  farklı  tepkiler aldık,  saldırılara uğradık  ama  sonra  her şey  yoluna  girdi  diyorlar. 2009 da  yapacaklarını tasarlamakla  meşguller. Projeler  hazırlıyorlar.

 

  Hemen  yardım  kuruluşlarını  gezmeye  başlıyoruz. Bizi  bekleyen  yardım kuruluşlarına  programlanan  saatlerinde  ulaşıyoruz. Onların  teknik  sunum  donanımları  ile  bizi  beklediklerini  görüyoruz. Hemen  kuruluşları  ile  ilgili  bir  sinevizyon  sunumu yapıyorlar. İlk ziyaret  ettiğimiz  Muslim Hands ‘a  bağlı  bir  hanım  kuruluşu.Adı  Cennet  kuşları  derneği. Klasik  bir  Bağdat  evini kiralamışlar   ve  bir  eğitim  kuruluşuna  çevirmişler  orasını. Başkan  hanım  hacda  olduğu için  başkan  yardımcısı Saba  Elhalhatıp   hanım  bize  sunum  yapıyor.Ardından  çeşitli  komisyonlarda  yer  alan  genç  yaşlı  hanımlar  konuları  ile  ilgili  sunumlar  yapıyorlar. Yetimlere  yönelik  eğitim  çalışmaları  yapıyorlar.Çocukların ruhsal  durumlarının  çok  kötü olduğunu  Türkiye’den  psikiyatrist  desteğine  ihtiyaç  duyduklarını  belirtiyorlar. Yetimlerin  eğitimi  ve  rehabilitasyonu  için    spor,bilgisayar vb.  eğitimleri  veriyorlar. Bahçesine havuz  yaptırdıkları  okulda  çocuklarla  gönülden  ilgilendikleri  belli  oluyor. “Amerikalılar müdahale  ediyor mu?” diye  soruyoruz. “Hayır  kendilerine  zarar  olmadığını  düşündükleri müddetçe    bir  müdahalede  bulunmuyorlar” diyorlar. Ardından  bir  başka  derneğe  geçiyoruz. Onun  adı Mutlu  aile  derneği. Daha  çok  Diale  şehrinde faaliyet  gösteriyorlar.Yetimlere  destek  ve  eğitim çalışmaları  yapıyorlar. “3461  yetim  bize  müracaat etti , bunların  ancak  317 sine  destek olabiliyoruz” dediklerinde  tablo  ortaya  çıkıyor.Ama sadece  Diale’de   10.000  civarında  yetim  olduğunu öğrenince  daha da  üzülüyoruz. “Kurbanla  yardımcı  olmaya  çalışıyoruz  ama  Irakta bu  sene  kurban fiyatları  %50  arttı” diyorlar. İHH’yı övgü ile  anarak  desteğin  yarısını İHH’dan  aldıklarını  belirtiyorlar.

 

Irak’ta  maalesef  mezhep  ve  ırk  grupları  arasında  çekişme  var. Sünniler  ayrımcılığa  uğradıklarını  düşünüyorlar. İlk  seçimi  boykot  etmelerinden  dolayı  pişmanlar. İşgal  olduğu  için  seçimin  işgali  kabul  anlamına  geleceği  için  seçimi  katılmayarak  protesto  etmişler. Şiilerin  tüm  kadroları  ellerine  geçirdiklerini  ve  dışlandıklarını  düşünüyorlar. İşgal  öncesi  olmayan ayrımcılığın  sonrasında  ortaya  çıktığını  düşünüyorlar.  Şiiler  ve  Kürtler  nüfus  dağılımına  göre   uygun    bir  yönetim  şekli  olduğunu  düşünüyorlar.  Irak’ta  direniş  kelimesi  pek  geçmiyor . Çeşitli  gruplarda  daha  çok milletvekili  sayıları ile  ilgili  hayıflanmalar  olduğunu  anlıyoruz. Farklı  dini ve  etnik gruplar  bundan sonrasında  nasıl  daha etkin olabileceklerinin  hesabı ile meşgul.

 

“GÜLÜYORUM, ÇÜNKÜ  BURASI  BENİM  TOPRAKLARIM,  BENİM  ÜLKEM”

 

Daha  sonra  insan  hakları  alanında  Irak’ın  son  durumu  hakkında  bilgi  almak  üzere  meclis insan  hakları komisyonu  üyesi    Seza  Manzuri El-Abusi  le  görüşmek  üzere  kaldığı  otele  gidiyoruz. Otele,  çünkü  meclis  sonrası  evlerine  gidemiyor  milletvekilleri. Ölüm tehdidi  altındalar. Aileleri  ile  Amerikalıların da  kaldığı  Yeşil  alan  içindeki  büyük  bir  otelde  kalıyorlar.  Bu bölgede  ancak   koordinasyon  yetkililerinin  mihmandarlığında     dolaşabiliyoruz. Yeşil  alan genelde  Amerikalıların  kaldığı ve  önemli  merkezlerin  olduğu bir  alan .Bu  alana  giriş,  yüksek  derecede güvenlik  önlemleri nedeniyle  ancak  özel izne  bağlı. Otele  girişte  tek  kimlik  yeterli  olmuyor. Tercümanımızda  ikinci kimlik olmadığı için Amerikan  askerleri  zorluk çıkarıyor. Tercümanımız  Selma  hanım mütebessim birisi. Askerle  İngilizce  konuşuyor. Asker  ona  çok  kötü  bir  ortamda  olduğunu,  Bağdatta  nasıl  gülebildiğini  soruyor. Hakikaten  elektriklerin  olmadığı,  dev  beton bloklar  arasında  kale  gibi korunan  bir  yerdeki  somurtkan  suratlı  A.B.D askerlerine karşı  cevap  verirken  neşeli olmak  çok  zor. Selma  hanım,  nasıl  olup da gülebildiğini  soran  A.B.D  askerine    “Niye gülmeyeyim  burası  benim  topraklarım, benim  ülkem  burası  benim”  diyor.

 

MİLLETVEKİLİ: “ONLAR  AMERİKAN ASKERİ,  İÇERİ ALMIYORLARSA  NE  YAPABİLİRİM?

Askerlerin  çıkarttığı  zorluk  üzerine  Selma  hanım  milletvekilini tel ile  arayarak  girişimiz  konusunda  yardımcı  olmasını  talep  ediyor. Cevap,  Irak’ın  kimin  elinde olduğunu gösteriyor. “Onlar  Amerikan  askeri  içeri  almıyorlarsa  ne  yapabilirim,  onlara sözümü geçiremem”  diyor  milletvekili. Irak’ta  meclis  var. Ama  meclisin  durumu ile  ilgili  halkın  anlattığı  bir  başka  olay  yöneticinin  kim olduğunu  gösteriyor. Meclis  girişlerinde  arama  yapan  köpekler  bir  nedenden  dolayı  2  gün  meclise  getirilememişler. Bu  yüzden  milletvekillerini  arayan askerler  boşuna  meclise  gelmeyin sizi  meclise  alamayacağız  demişler. Bunu  anlatanlar  meclis  için  “köpeklerin  insafına  kalmış  meclis”  ifadesini  kullanıyorlar.

 

Milletvekilini  ziyaret  edemeden dönüyoruz. Yarın  parti  merkezinde  buluşmak  üzere  gerisin  geri  dönüyoruz. Saat  19.00dan sonra  dışarıda  olmamızın  mahzurlu  olacağını belirtiyor  rehberlerimiz. Acele  ile  otelimize dönüyoruz. Her  sokak  başında  Irak  askerleri  tarafından  denetlenen  kontrol  noktalarında  durmak  zorunda  kalıyoruz. Otomatik silahlarını  üzerinize  çevirmiş  zırhlı  araçlar  ve  her  an  bir  aksilik  çıkaracak  gibi  duran  Irak  askerleri  var bu  kontrol  noktalarında. Binlerce  dev  beton  bloklarla  kapatılmış kontrol noktalarında  sıkı  bir  denetim  var. Ama  ırak  halkı  buna  alışmış  artık. Biz de  baştan  çok  garipsiyoruz. Ama  sonra  biz de  alışıyoruz. Ayrıca  el kaide’ye  karşı  Amerikan ve  hükümet  güçlerince  eğitilerek  maaşlı bir  şekilde  çalışan  ve  mahalleleri  koruyan  her  ara sokak  başında  denetim  yapan   Sahva  ordusu  denen  güçler de  var. Bunların   El Kaide’nin  zayıflatılmasında  çok  etkili  olduğunu  anlatıyorlar. Amerikan ordusunun Irak ordusu tam yapılanana kadar çıkmayacağı söyleniyor.Amerikan  askerlerinin çok  gergin  olduğu  ve hemen ateş açtığı  belirtiliyor. Arabadan dışarı   oyuncak  silahını  çıkarmış  bir çocuktan  ürken  amerikan  askerinin  hemen  ateş  ederek  çocuğu öldürdüğünü  anlatıyorlar.

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Anadolu'da on binler 'darbeye karşı ses' verdi

5/7/2008 -Kategori: siyaset

Anadolu'da on binler 'darbeye karşı ses' verdi
"Milli iradeye saygı" için Ortak Akıl Hareketi adıyla güçbirliği yapan sivil örgütler, dün Samsun ve Konya'da meydanlara indi.
<****** type="text/**********" src="http://ad.zaman.com.tr/ad-app/client.ads?app=zaman&pos=detay&page=4&first-time=true">

Ellerinde Türk bayraklarıyla yürüyen on binler, düdük çalarak 'darbeye hayır' dedi. Gözaltına alınan eski Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur'un "Ayışığı" adını verdiği darbe planına göndermede bulunmak için uyarlanan "Ay akşamdan ışıktır" türküsünü hep birlikte söyledi. Meydandaki coşkulu kalabalığa seslenen sivil örgüt liderleri, Ergenekon terör örgütünün bu kez çökertilmesi çağrısında bulundu.

Hak-İş, Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı, Memur-Sen, Mazlum-Der ve Genç Siviller başta olmak üzere 300'den fazla dernek, vakıf ve sendikayı aynı platformda buluşturan Ortak Akıl Hareketi'nin Samsun'daki mitingine Karadeniz'deki 12 ilden gelen vatandaşlar katıldı. Meydanı dolduran on binlerin elinde Türk bayrakları ve darbe karşıtı pankartlar, ağızlarında düdükler yer aldı. İlk sözü alan Hak-İş Genel Başkanı Salim Uslu, "demokrasi ve hukuk zedelenmesin'' diyenlerin, barışa ve demokratik değerlere sahip çıkanların tek yumruk olduğunu söyledi. Uslu, şöyle konuştu: "Parti kapatmayla Ergenekon'u eleştirmeye, aynı kefeye koymaya çalışıyorlar. Ergenekon davası, bombalar ve cesetler üzerinden yürüyor. Niyetle cesedi aynı kefeye koyan vicdan, halkın vicdanı değildir. Yasa ve yargı ne karar verirse versin, halk adaleti hükmünü vermiştir. Niyetle cesedi bundan böyle aynı terazide tartmayacaktır.''

Memur-Sen Genel Başkanı Ahmet Gündoğdu, fildişi kulelerinde oturup toplum mühendisliği yapanların boş hayallere kapıldığını, Ankara'daki oyunların millete çarpıp geri döneceğini kaydetti.

Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı Başkanı Necati Ceylan da Milli Mücadele'nin başladığı Samsun'un millet adına yeni bir tarihî uyanışa şahitlik ettiğini söyledi. Ergenekoncuların asker, sivil her kanattan adamları olduğuna işaret eden Ceylan, "Ergenekon, Silahlı Kuvvetler'e, yargıya, üniversite ve medyaya sızmış. Çeteler devletin içine girmiş. Bunların ayıklanması için, darbelere hayır demek için buradayız." ifadelerini kullandı. Ceylan, konuşmasında, Ayışığı ve Sarıkız adlı darbe planlarından söz edince meydanı dolduran on binler "Ay akşamdan ışıktır" türküsünün uyarlanmış halini hep bir ağızdan okudu: "Ay akşamdan ışıktır / Yaylalar yaylalar / Söz daima halkındır / Dilo dilo yaylalar / Halk sözünü sağlam tut / Yaylalar yaylalar / Sanma bu halk unutur / Dilo dilo yaylalar."

Mazlum-Der Genel Başkanı Ömer Faruk Gergerlioğlu, Ergenekoncuların Türkiye'de "Müslümanlar işledi" denilen cinayet, suikast ve eylemlerin gerçek faili olduğunu, 1 Temmuz operasyonuyla bunların ortaya çıktığını anlattı. Gergerlioğlu, "Türk Lirası'na itibar kampanyası düzenleyenlerin kasasından 3 milyon Euro çıkıyor. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu." tepkisini gösterdi.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı